|
Atatürk
Anıları
(Bölüm_I) |
|
|
 |
Zülüflü İsmail Paşa:
Osmanlı yöneticilerinin halktan kopukluğunu
halkın cehaletinin, yoksulluğunun ve
ezilmişliğinin en önemli nedeni olarak gören
Atatürk; Cumhuriyet yöneticilerinin halkla
iç içe olan, halkın sorunlarını halkın
gözüyle görebilen, kendi kusurlarını halkın
eksiği saymayan,
|
|
eksikliklerinin özeleştirisini yapabilen
akılcı, ilkeli, çağdaş ve hepsinden önemlisi
halkını seven halkın mutluluğunu kendi
mutluluğu olarak görebilen insanlar olmasını
istemiştir.Atatürk, sık sık yurt gezilerine çıkmış,
halkla iç içe olmuş, halkın koşullarını,
beklentilerini ve yapabileceklerini halkın
gözüyle görmüş
ve
önemli devrimleri bu çerçevede yapmıştır.
Bazılarının ileri sürdüğü gibi O, devrimleri
halka rağmen değil, yüzyıllardır halkın
kutsal değerlerini sömüren, halkın cehaletin
ve yoksulluğundan beslenen halk düşmanı
yobazlara rağmen yapmıştır. O’nun
gerçekçiliğini ve halkın sorunlarına bakış
açısını aşağıdaki anekdot çok güzel
yansıtmaktadır.
Antalya’ya gidiş Yozgat’tan dönüş, kar,
kış...Çankaya Köşkü’nün rahat ve sıcak salonlarına
dönüşte Mustafa Kemal çevresindekilere şu
hikayeyi anlatır:
“Biz Harbiye’de öğrenci iken, okulun
sobaları yanmazdı. Bütün kış, titreşir
dururduk. Nihayet bir gün arkadaşlar beni
müdüre çıkarmak için seçtiler. Müdür,
Zülüflü İsmail Paşa adında bir saray adamı
idi. Müsaade aldık, huzura çıktık; önce
Padişaha sonra müdüre dualarımızı arz ettik.
Nihayet, maksada geldik, işi anlatmak
istedik. Ama müdür, daha ilk cümlelerde
kükredi: Ne soğuğu be nankörler! Padişah
nimeti gözünüze dizinize dursun. Görmüyor
musunuz? Sobalar nasıl gürül gürül yanıyor.
Defolun buradan! Gerçekten, müdürün sobası
gürül gürül yanıyordu. Müdür, buram buram
terliyordu, sıcaktan göğsünü bağrını açmıştı
ve zannediyordu ki, bütün okulun sobaları da
böyle yanar... Çocuklar, biz bu Çankaya
Köşkü’nde, bazen, galiba bu Zülüflü İsmail
Paşa gibi kendimizi aldatıyoruz...”
İşte Mustafa Kemal sadece gerçekçi değil,
özeleştiriden çekinmeyen açık sözlü bir
gerçekçi idi.
Zaman zaman gerçekten, kendini çevresinde
esen havaya kaptırmayan lider yoktur. Bütün
liderlerin yaşamlarında bir an gelir ki,
liderle gerçeklerin arasına, her liderin
bilinç altında yaşayan beşeri içgüdülerinin
hatta beşeri zaaflarının perdesi girebilir.
Ama, gerçek lider odur ki, yapay olan,
iğreti olan perdenin arkasında kalmaz ve
eriyip gitmez.
Noelle ROGER, Olaylar ve Atatürk, s.39 |
|
----------------------------------------------------------------------- |
Atatürk ve Köylü Vatandaş:
Yüzyıllar, Türk halkı içerisinde en çok Türk
köylüsünün ezilmişliğine tanıklık etmiştir.
Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi,
gerçek üretici olan köylüdür diyen Atatürk,
köylünün ihmal edilmişliğini bir türlü
kabullenememiştir. Yapılmış olan
haksızlıkları 1 Mart 1922’de Meclis’te
yaptığı bir konuşmada şöyle dile
getirmiştir.
“Efendiler!... Yedi yüzyıldan beri dünyanın
çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını
akıttığımız, kemiklerini topraklarında
bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri
emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve
buna karşılık he zaman aşağılama ve alçaltma
ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve
bağışlarına karşı iyilik bilmezlik,
küstahlık ve zorbalıkla uşak durumuna
indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde
büyük bir utanç ve saygıyla gerçek
durumumuzu alalım.”
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren
Atatürk bu sözlerinin takipçisi olmuştur. O
yokluk yıllarında devlet bütçesinin yarısını
oluşturan aşar vergisini kaldırarak köylüyü
vergi yükünden kurtarmış, örnek çiftlikler
kurmak, ucuz kredi vermek, tohum dağıtmak,
üretime yönelik eğitimi köylünün ayağına
götürmek gibi hizmetlerle de yüzyılların
haksızlıklarını biraz olsun gidermek için
çalışmıştır. Aşağıdaki anekdot Türk
köylüsünün o günkü durumunu ve Atatürk’ün
bakış açısını yansıtan örneklerden biridir.
Atatürk, sık sık memleketi dolaşan bir
liderdi. Çiftçi ile, işçi, sanatkar, esnaf
ile konuşur; memleketin derdini arar bulur,
meclise getirir, milletvekillerinden,
bakanlardan hesap sorardı.İşte böyle yurt
gezilerinden birinde Orta Anadolu’da
tarlasında çift süren bir çiftçi ile
karşılaşmıştır.
- Kolay gele, bereketli ola ağa.
- Allah razı olsun bey
- Hayrola ağa, öküzün teki ne oldu?
- Devlete borcumuz vardı bey, icra kapımızı
çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü satıp
borcumuzu ödedik.
- “Sağlık olsun ağa” diyerek konuşmasını
kısa kesmiştir.
Çiftçinin adı Halil Ağa idi. Atatürk’ün
yanındakiler, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya,
Salih Bozok, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, Emir
Subayı Resuhi Bey, daha birkaç yakını vardı.
Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih
Bozok’u yanına çağırdı. Salih, yarın sabah
git, Halil Ağayı bul, bana getir. Benim kim
olduğumu sorarsa, bizim bey seni bir kahve
içmeye çağırıyor de.
Ertesi gün Salih Bozok, Halil Ağa’yı bulmuş
Atatürk’ün yanına getirmiştir. Atatürk ayağa
kalkarak; “Buyur Halil Ağa” deyip bir
sandalye göstermiştir. Zamanın başbakanı
İsmet İnönü de salonda bulunuyordu ve
olanlardan habersizdi. Atatürk Halil Ağa’ya
dönerek: “Halil Ağa, anlat şu vergi işini
bir daha” demişti.
Halil Ağa, vergi borcunu, icrayı, satılan
öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını
çatarak, İsmet Paşa ve Şükrü Kaya’ya
dönerek; “Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı’nı
Halil Ağa’nın öküzünü icra yoluyla satalım
diye yapmadık. Bu memlekette adaleti,
vatandaşı böyle mi koruyacağız, gerekirse
vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift
sürdüğü öküzü elinden alınmaz.”
Halil Ağa “Sen Atatürk Paşamsın galiba, beni
bağışla, kusur ettim” diye yalvaracak oldu.
“Sana güle güle Halil Ağa, sen bizim
gözümüzü açtın” diye Halil Ağa’yı ayakta
uğurlamıştı. Atatürk Türk Köylüsünün borcu
konusunda çok titiz davranmıştır.
Noelle ROGER, Olaylar ve Atatürk, s.41-42 |
|
----------------------------------------------------------------------- |
Hacer Nine:
Türk kadını vatana
hizmette, asla erkeğinden geri
kalmamış, hatta ondan ileri
olmuştur. Göz bebeği evlatlarını
vatan uğrunda şehit vermeyi
şereflerin en yücesi kabul edip,
acılarını içine gömmesini bilmiştir.
O, kimi zaman kocasını ve
evlatlarını cepheye gönderip evinin
nafakasını tek başına çıkaran, kimi
zaman cephane taşıyan, kimi zaman
yaralıların yaralarını saran, kimi
zaman da cephede bizzat savaşan
kahramanlık, sevgi ve şefkatin
temsilcisi Türk anasıdır. Aşağıdaki
anekdotun kahramanı “Hacer Nine” de
kocasını, evlatlarını ve torunlarını
şehit vermiş, şehitlerin sevgisini,
Atatürk sevgisiyle özdeşleştiren yüce
Türk kadınının temsilcisidir.
Hacer Nine yine bunalmıştı. İçi içine
sığmıyordu. Beş gözlü evinin içi yine birkaç
gündür zindan kesilmişti. Düşündükçe yüreği
yerinden kopuyordu. Yetmiş yaşındaki bu
kimsesizlik ona büsbütün koymuştu.Kocasını
Yemen’de kaybetmişti. Bir oğlu Balkanlarda,
ikisi de çöllerde kalmıştı. Bir gelini ile
üç torunu vardı. Gelini hastalıktan öldü,
torunlarının biri de Büyük Muharebede şehit
düştü. Birisi İkinci İnönü’den dönmedi.
En son torununu da Sakarya’ya gönderdi. Bir
gün haber aldı ki en son delikanlısı da
Duatepe Muharebesinde öteki ağalarının
yanına göçüp gitmişti.Çok ağladı. Fakat,
Sakarya Savaşı kazanıldı haberi gelince
ağlaması durdu, gülmeye başladı.
Ondan sonra vakit vakit böyle bunalırdı. Ve
her bunalışında çarıklarını çeker, değneğini
alır, Ankara’nın yolunu tutardı. Bu sefer de
öyle yaptı. Saatlerce yürüdükten sonra
ikindide Ankara’ya geldi, doğruca gitti,
Büyük Millet Meclisi’nin kapısı önünde durup
çömeldi.
Aradan biraz vakit geçti, sordular:
- Nine, ne istiyorsun?
- Hiç, hiçbir şey.
- Ya neden burada duruyorsun?
- Onun gözlerini görmek için çıkmasını
bekliyorum.
- O dediğin kim?
- Gazi Paşa.
Sonunda hikayesini anlattı ve dedi ki:
- İşte böyle, ara sıra çok bunaldıkça buraya
gelirim. O, Millet Meclisi’nden çıkarken
gözlerine bakarım. Mavi gözbebeklerinde
bütün şehitlerimin gözlerini görür gibi
olurum. Son içime bir ferahlık dolar, kalkar
köyüme giderim.
İşte siperlerde evlat, torun gömmüş Türk
Ninesi buna derler.
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk,
s.29-30 |
|
----------------------------------------------------------------------- |
Bir de Onbaşım Görsün:
Atatürk, Türk askerinin göreve bağlılığı ve
zekasını hep takdir etmiştir. Mehmetçiklerin
bu nitelikleriyle gurur duyduğunu her
ortamda anlatarak bu güzel yeteneklerin
devamına ve güçlenmesine katkı sağlamış,
onlara olan güvenlerini hiç kaybetmemiştir.Aşağıdaki küçük anı Atatürk’ün, Türk
askerinin sorumluluk bilinci ve zekasına
verdiği değeri yansıtması bakımından güzel
bir örnek.
Bir gün askeri bölgeye giderken
otomobili bozuldu.- Yürüyelim,
otomobil yapılınca arkadan gelsin,
dedi.
Atamızla arkadaşları yürüdüler.
İlerden Mehmetçik bağırdı:
- Dur. Kimsin?
Durdular, Mehmetçik geldi:
- Buralara Atamız gelecek. Geçmek
yasaktır.
Ata güldü:
- İyi bak, Atatürk bana benzer mi?
Mehmetçik baktı, gözleri parladı.
- Benzemeye benzer ama, askerlik bu,
bir de onbaşım görsün, dedi
H. BESLEYİCİ, Atamız ATATÜRK, s.116 |
|
----------------------------------------------------------------------- |
Şerefimle Ölmeye Hazırım:
Her vatanın temelinde sıkıntı,
yokluk, acı, gözyaşı ve ölüm vardır.
Bütün bunlara daha iyi, daha onurlu
ve daha özgür bir yaşam için razı
olunmuştur. Onun içindir ki, vatan
toprakları üzerinde yaşayanlar onun
değerini bilmek ve sahip çıkmak
sorumluluğuyla yükümlüdürler. Mehmet
Akif Ersoy’un aşağıdaki dizelerinde
bakınız bu gerçek nasıl dile
getiriliyor.
“Sahipsiz kalan bir vatanın batması
haktır / Sen sahip olursan bu vatan
batmayacaktır.”M.Akif
ERSOY
Aşağıda yer alan anı, vatan
gerçeğini en iyi anlayan ve onun
gereğini yapmaktan çekinmeyen
insanların başında Atatürk’ün yer
aldığını yansıtması açısından
önemlidir.
Mustafa Kemal’in Samsun ve
çevresindeki faaliyetlerinden korkan
İstanbul Hükümeti, İçişleri Bakanı
Ali Kemal’in bir genelgesi ile O’nu
görevden alıyor. Bu sıralarda, Ali
Galip adında birisi de, Erzurum
Valiliği’ne atanmak maskesi altında
Mustafa Kemal’i tutuklamakla
görevlendiriliyor. Ve Sivas’ta bazı
tertiplere başvuruyor. Bu komployu
Amasya’da haber alan Mustafa Kemal,
bir atlı birlik oluşturarak
habersizce Tokat’a gidiyor.
Kendileriyle sohbet etmek üzere
şehrin ileri gelenlerini topluyor.
Bu toplantıda bulunan avukat Ali
Bey, gözlemini şöyle anlatıyor:
“Yirmi kişi kadar vardık. Atatürk,
etrafında bazı kişilerle birlikte
geldi. Köşede bir sandalye vardı.
Selam verip oraya oturdular ve bize
memleketin kurtuluş yolu hakkında
hiçbir şekilde unutamayacağım şu
açıklamada bulundular:
-
Hiçbir koruma aracına sahip olmasak
bile, dişimiz tırnağımızla, zayıf ve
dermansız kolumuzla mücadele ederek
şeref ve haysiyetimizi, namusumuzu
korumayı kaçınılmaz görüyorum.
Tarih, bize vatan uğrunda canını,
malını esirgemeyen milletlerin asla
ölmediklerini göstermektedir. Ben
hayatımı, hiçbir zaman milletimizden
üstün görmedim ve görmeyeceğim. Her
an memleket için şerefimle ölmeye
hazırım.”
N.A.
BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla
Atatürk, s.370-371 |
|
----------------------------------------------------------------------- |
Vatan Elden Giderse:
Vatan, yani üzerinde yaşadığımız
toprak parçası, toprak olmanın
ötesinde anlamlar taşır. İnsanlar
vatanlarıyla vardır. Acı, tatlı,
bütün anılar onunla başlar onunla
biter. Ona sahip olmayanın kimliği
bile yoktur, tutsak köleden öte.
İnsanlar varlıklarını vatana borçlu
oldukları bilinciyle hep onun için
ölmüşlerdir. Vatanı kaybetmek,
atayı, kendini, evladını, suyunu,
ekmeğini, aşını, nefesini hepsinden
öte kimliğini
kaybetmektir.Vatanımızın var olmasına
emeği, bilgisi ve düşüncesiyle en
büyük katkıyı yapan şüphesiz Türk
milletinin Atası Atatürk’tür.
Aşağıdaki anekdot bu
büyük insanda vatan sevgisinin nasıl
bayraklaştığını, her şeyin nasıl vatanla
anlam kazandığını yansıtması açısından
önemlidir.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı için Anadolu’ya
geçtikten ve Erzurum Kongresi’ni yaptıktan
sonra Sivas’a dönmüş, orada ikinci kongreyi
açmıştı. Bu sırada lise binasında yatıyor;
toplantılar yapıyordu. En basit
ihtiyaçlarını bile temin edecek halde
değildi; bazı geceler sabahlara kadar küçük
petrol lambasının cılız ışığında
çalışıyordu.
Bir aralık lise binasına baskın yapılacağı
ve Atatürk’ün yakalanıp asılacağı hakkında
şehirde haberler dolaşmaya başladı.
Atatürk’ün hizmetini basit fakat temiz
ruhlu, fedakar bir Türk genci yapıyordu. Bu
delikanlının babası gizli ve sık sık
geliyor; oğluna:
- Etme, eyleme; evine dön; bugün yarın şehir
basılacak; Mustafa Kemal ve arkadaşları
yakalanacak. Onlar her şeyi göze almışlar;
sen aileni düşün, diyordu.
Atatürk bu geliş gidişin farkına vardı; bir
gün delikanlıyı yanına çağırdı ve sordu:
- Sık sık sana gelen kimdir?
- Babam!...
- Ne istiyor?
Delikanlı her şeyi anlattı. O zaman Atatürk,
ona doğru biraz daha ilerledi; elini omuzuna
koydu ve dedi ki:
- Hizmetinden memnunum, fakat baba hakkı
büyüktür. Madem ki razı olmuyor, git! Git,
fakat babana söyle ki, vatan elden giderse
evladın ne önemi kalır.
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk,
s.87-88 |
|
----------------------------------------------------------------------- |
Aradaki Fark:
Saltanat ve Hilafet özlemcisi kimi
çevreler tarihsel gerçekleri
pervasızca çarpıtmaktadırlar.
Örneğin, Atatürk’ün Anadolu’ya
Vahdettin tarafından bir bağımsızlık
savaşı başlatması için
gönderildiğini iddia etmektedirler.
Bu çevrelerin iddialarına
gösterdikleri kanıtlardan biri de
Atatürk’le Vahdettin arasında
sarayda geçen bir konuşmadır. Bu
konuşmada Vahdettin’in
“Paşa isterseniz devleti
kurtarabilirsiniz” şeklindeki sözüne
mal bulmuş gibi sarılan bu çevreler,
bu sözün kurtuluş mücadelesini
başlatmak için söylendiğini
belirtirler.
Oysa Osmanlı Padişahının bu
ifadeyi kullanırken M. Kemal’den beklentisi
şudur: “İtilaf Devletleri’nin emir ve
isteklerinin yerine getirilmesini sağla,
Anadolu’da olası işgallere karşı ortaya
çıkabilecek direnişi engelle”. Padişah
böylelikle İtilaf Devletleri’nin Anadolu’da
kalıcı olmayacaklarına, bir süre sonra çekip
gideceklerine ve Anadolu’nun da
kurtulabileceğine inanıyordu. Yani,
kurtuluşu teslimiyette görüyor ve silahlı
bir mücadeleyi asla düşünmüyordu. Aksine
silahlı mücadeleye başvurulacak olursa
işgalci güçlerin Osmanlıyı hemen
parçalayacaklarına inanıyordu. Çünkü
padişahın Türk milletine ve kendine güveni
yoktu. Kurtuluş Savaşı’nı isyan olarak
görmesinin nedeni de buydu.
Anadolu’ya geçmek için hazırlıklarını
tamamlayan Atatürk, Yıldız Sarayı’na gitti.
Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, onu çok
küçük bir odada kabul etti. Hemen hemen diz
dize oturdular.Padişahın sağında mini bir
masa üzerinde güzel ciltlenmiş kalınca bir
kitap, bir Osmanlı Tarihi vardı. Pencereden
Boğaz, Boğaz’ın mavi sularında birbirine
paralel dizilmiş ve toplarını saraya
çevirmiş olan düşman savaş gemileri
görünüyordu.
Padişah, ona dedi ki:
- Paşa, devletimize çok hizmet ettin;
bunların hepsi artık bu kitaba geçmiştir!
Elini Osmanlı Tarihi’ne koydu, bastı ve
ilave etti:
- Tarihe geçti!...
Sonra dedi ki:
- Bunları unutunuz. Asıl bundan sonra
yapacağınız hizmet şimdiye kadar
yaptıklarınızdan mühim olacaktır. Paşa,
isterseniz devleti kurtarabilirsiniz!
Atatürk cevap verdi:
- Bu yolda elimden gelen yapacağıma emin
olmanızı rica ederim.
Vahdettin:
- Muvaffak olunuz! diyerek ayağa kalktı.
Ziyaret sona ermişti.
Padişah, ondan düşmanların arzularını yerine
getirmesini bekliyordu; elinde hiçbir kuvvet
kalmamış olan devletin ancak böyle,
düşmanların hoşuna giderek kurtulacağını
sanıyordu. Bilmiyordu ki, kuzuyu yemeğe
karar vermiş olan kurt için bahane bulmak
gayet kolaydır.
Atatürk de devleti kurtarmak istiyordu;
fakat düşmanlara yaranmakla değil, milletin
bitmez tükenmez hürriyet ve istiklal aşkını,
cesaret ve fedakarlık duygularını harekete
geçirerek...
İşte Türk milletini anlamamış bir adamla,
anlamış adamın arasındaki fark...
Niyazi Ahmet BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla
Atatürk, s.86-87 |
|
----------------------------------------------------------------------- |
Sultan Bacı:
Ulusal kahramanlar
halklarıyla bütünleşebildikleri,
onları anlayabildikleri ölçüde
ölümsüzleşirler. Atatürk de gerek
Kurtuluş Savaşı döneminde gerekse
devrimlerin yapıldığı süreçte
toplumla sürekli bir iletişim
içerisinde olmuş, halk yararına
çalışmış, bu nedenle de halkının
büyük sevgisini kazanmıştır. Türk
milletinin Atatürk’e olan sevgisi
aşağıda anlatıldığı şekliyle Sultan
Bacı’nın kişiliğinde somutlaşmıştır.
Atatürk, İzmir zaferinden sonra ilk
kez Adana’ya gelmişti. Ayağının
tozuna yüz sürmeyi adak edenleri
zorla
topraktan ayırabiliyorduk. O genç, alçak
gönüllü kurtarıcı, bu coşkun, kendinden
geçmiş halkı selamlaya selamlaya hükümet
konağına geldi. Biraz sonra evine dönecekti.
Merdivenlerin yarısını indiği sırada bir
kucak sarı çiçekle bir köylü kadınının nefes
nefese, sıçrarcasına merdivenleri çıktığını
gördük.
Gazi Mustafa Kemal durdu, köylü kadını
yanına kadar çıktı. Anlatılamaz bir
hayranlıkla O’nun gözlerine tutuldu ve bir
süre bu dalgınlık içinde yerinden
kımıldanamadı, sonra bir ana sesindeki
sevecenlik ve özlemle:
- Ah benim çakır oğlum! Yolunu bir deli gibi
bekledim. Sana bu çiçekleri tarlamdan
yoldum. Eğ başını! O sarı saçlarını
öpeyim... Bu benim adağım, umduğumu çok
görme...
Genç komutanın yüzüne bir huzur ve sevinç
yayıldı, başını ona doğru eğdi. Köylü kadın
bu sarı başı, bağrındaki sarı çiçeklerin
üzerine bastırdı. Kokladı, öptü. Sonra da
sarı fulyaları ayağının altına sererek:
- Adağım yerini buldu, koca yiğit, tuttuğun
altın, kılıcın keskin olsun; her muradın
yerine gelsin, dedi.
Bu köylü kadın bizim cephe arkadaşımız
“Sultan Ana” idi.
Arif Hikmet PAR – M.Agah ÖNEN: Atatürk’ü
Anlamak, s.98-99 |
|
----------------------------------------------------------------------- |
Millete Güveni:
Atatürk, “Özgürlüğün
olmadığı yerde ölüm ve yok oluş
vardır. Bütün gelişmelerin anası
özgürlüktür.” sözünü söylerken bu
duygu ve düşüncesinin kaynağını
mensubu olmakla gurur duyduğu Türk
milletinden aldığını çok iyi
bilmekteydi. O, özgürlükleri için
ölümü göze alabilen ulusların asla
tutsak edilemeyeceğine inanmakta,
Türk milletinin de bu özelliğinden
dolayı sonsuza kadar özgür ve
bağımsız kalacağını düşünmekteydi.
Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün Türk
ulusundaki özgürlük tutkusuna olan
güvenini yansıtması açısından güzel
bir örnektir.
Bir gün müslüman memleketlerden birinde
(Mısır’da) bağımsızlık davası için çalışan
liderlerden biri, Mustafa Kemal’i görmeye
gelmişti. Kendisine:
- Bizim hareketin de başına geçmek istemez
misiniz? diye sordu.
Olabilecek bir şey değildi, ama, insan
yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:
- Yarım milyonun bu uğurda ölür mü? diye
sordu.
Adamcağız yüzüme baka kaldı:
- Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonun
ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz
olacaksınız ya... dedi.
- Benimle olmaz, beyefendi hazretleri yalnız
benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım
milyonu ölmeye karar verirse o vakit gelip
beni ararsınız.
Falih Rıfkı ATAY, Çankaya |
|
----------------------------------------------------------------------- |
Atatürk ve Nöbetçi:Atatürk,
Türk askerinin zekasına,
uyanıklığına ve göreve bağlılığına
hep hayranlık duymuş ve takdir
etmiştir. Aslında bunlar Türk
insanının güzellikleridir. Bu
güzellikleri bir de bu ülkenin aydın
sorumluluğu taşıyan insanları
görebilse ne güzel olacak. Atatürk
ile bir nöbetçi arasında geçen
aşağıdaki diyalog, Türk askerinin
zekasını yansıtması bakımından
değerlidir.
İtalyanların Habeş Harbi sıralarında
idi. Ege kıyılarında kıta ve
tahkimat komutanları çok titiz
davranıyorlar, kıtaya herhangi bir
yabancının sızması olasılığına karşı
erleri sık sık uyarıyorlardı.Bu
günlerin birinde Atatürk’ün teftişe geleceği
haber alındı. Atatürk beklenilen günde
yanındaki erkanı ile geldi. Kıtaları teftiş
edip dolaşmaya koyuldu.
Savunma mevzilerinden birine giden yolun
dönemecinde Atatürk birdenbire durdu.
Yanındakilere:
- Siz beni burada bekleyiniz, ben yalnız
gideceğim, dedi.
Yanındaki komutanlar tereddütle
birbirlerinin yüzüne baktılar. Fakat, tabii
bir şey söyleyemediler.Atatürk patikanın
kıvrımını döndü. Koruganın hakim bir
noktasında nöbet bekleyen Mehmetçiğe doğru
yürüdü. Uzaktan gelen bir sivilin kendisine
doğru yürüdüğünü gören Mehmetçik hemen
silahına davrandı. Daha fazla yaklaşmasına
izin vermeden gür sesi ile:
- Dur!... diye gürledi.
Atatürk bu kesin ihtar karşısında durarak:
- Sen beni tanımıyor musun? Ben kimim?
- Mustafa Kemal’sin komutanım.
- Peki sen benim Mustafa Kemal olduğumu
biliyorsun da hala neden yasak, diyorsun?...
Mehmetçik bir an durakladı. Herhalde
teftişten haberi vardı. Fakat onun bildiği
Atatürk, yanında kalabalıkla gelirdi. Böyle
yapayalnız gelmezdi. Bir an daha düşündükten
sonra kafasını salladı ve safiyetle yanıt
verdi:
- Komutanım, Mustafa Kemal’sin Mustafa Kemal
olmasına ama... Düşmanların işine akıl sır
ermez... Birini sana benzetir içeri
sokarlar... Gözünü seveyim sen şu bizim
yüzbaşıyı al birlikte gel, o zaman nereye
istersen git!
Atatürk, geri döndükten sonra komutanlara
bunu anlattı. Bu mert ve uyanık eri
çavuşluğa yükselttirdi.
H. BESLEYİCİ, Atamız Atatürk s.97-98 |
|
----------------------------------------------------------------------- |
|
1.Sayfa
-
2.Sayfa |
|
|
|
|
 |
|